Woodcarving fromTurkey
Reklam
Joomla! 1.5 - 'Özgürlüğü hissedin!'. Kendi dinamik internet sitenizi oluşturmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Tüm içeriğinizi en iyi İYS yönetim arayüzünden istediğiniz dilde yönetebilirsiniz.
Anasayfa Haberler
English French German Italian Russian Spanish
 
Haberler
8.500 USD Ahşap Boğa Heykeli PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Cuma, 23 Nisan 2010 02:00

 

     19. Yüzyıldan günümüze kadar gelen eşi benzeri olmayan muhteşem bir sanat eseri olan ahşap oyma kısa tüylü Alman boğası 8.500 USD fiyatı olan heykel son kırk yıldır aynı kişinin elinde bulunmaktadır.Mermer kaide üstüne monte edilmişolan ahşapoyma heykelin detaylı bilgi için resmin üstündeki linke tıkmanız yeter.


 


Salı, 07 Haziran 2011 14:07 tarihinde güncellendi
 
Sedef Sanatı (Sedefcilik) PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Perşembe, 22 Nisan 2010 02:00

     Sedefkârlar, ince marangozluk işleri yapan kişilerdi. Bunlar sedef, fildişi, kemik ve benzeri maddeleri ustaca kullanarak çeşitli eşyalar yaparlardı. Sedefçiler ise yalnızca sedefi işleyen kişilerdi. Yani sedefçiler zanaatçı, sedefkârlar ise sanatçı idi. Osmanlı Devletin'de mimarlar ilk önce sedefkârlık eğitimi görür, sonra mimar olurlardı. Mimar Sinan ile mimar Mehmet Ağa da bu öğrenimi alıp mimar olan ünlü kişilerdi.

     Evliya Çelebi, 4. Murat döneminde sedefkârların 100 dükkân 500 kişi, pirlerinin ise Şuayb-Hindi olduğunu yazar. Sedef, renklerinin albenisi, işlenebilme özelliği ve gökkuşağının tüm renklerini yansıtmasıyla ilgi çekmiş, Sümerlerden beri çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Sedefçilik doruk noktasına Osmanlı döneminde ulaşmış, en özgün örnekleri bu dönemde verilmiştir. Edirne’deki 2. Beyazıt Cami kapı kanatları, bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet’in som sedeften yapılan tabutu, 3. Murat’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultan Ahmet Camii’nin pencere ve cümle kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağanospaşa Camii’nin kapı kanatları, mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır.

     Tarihsel sıralamayla takip ettiğimizde ve yazılı kaynaklara baktığımızda,15.y.y’ da Topkapı Sarayı Müzesi’nde birçok sedefli eşya görmekteyiz. Müzenin 1505 tarihli hazine defterinde (1) sedefli eşyaların varlığı bildirilmektedir. Hatta Raht Hazinesine ait defterlerde sedefli eğer takımlarının kayıtlarına rastlamaktayız(2),fakat bu takımların üzülerek günümüze ulaşamadığını söylemeliyiz.

     16.Y.Y  ; Yavuz Sultan Selim’in türbe kapısı, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Cami kapı ve pencere kanatları, Süleymaniye Cami kapı ve pencere kanatları,3. Murat’ın yatak odası kapı kanatları. Bu dönemde sarayda sedefkârların bir atölyesinin bulunduğunu ve sedefkârların burada geometri dersi okudukları da kaynaklarda yer almaktadır. Bu yüzyılda saray atölyesinden Mehmet Usta, Dalgıç Ahmet ve Mimar Mehmet Ağa yetişmiştir.

 

     17.y.y; sedef sanatında değişik bir tarz ortaya çıkmıştır, geometrik şekiller yerini bitkisel motiflere bırakmış. Bu dönem eserleri, Sultan Ahmet Cami Revan ve Bağdat köşkleri, Valide Sultan Dairesi, Yeni Valide Cami, en güzel örneklerdir,1. Ahmet’in tahtı,4. Mehmet’e ait saltanat kayığı, güzel örneklerdendir.

 

      19.y.y ve 20.y.y ; Avrupa barok ve rokoko tarzı mimariyi etkilemiş ahşap daha az kullanılmaya başlanmış, sedef işlemeli eserler azalmıştır. Bu dönem eserleri 2. Mahmut tuğralı çekmece, 2. Abdülhamit’e gönderilen hediyelerdir.20.y.y’ın ilk yarısına kadar devam eden sedef sanatı, bu dönemin en ünlü ismi Vasıf Ustanın 1940 da ölümüyle son bulmuş, Küçükyalılı İsmail usta ve Nerses Ustanın ölümüyle de bu dönemin son sedefkarları tarih sayfalarındaki yerini almıştır.

 

      Vasıf Usta ;Cumhuriyet Döneminin ilk yıllarında yüzen bir sergi haline getirilen Karadeniz gemisi ile çıktığı Avrupa gezisi sırasında, bu vapurun bir kamarası, Atatürk tarafından kendisine, atölye olarak tahsis edilmiş ve bu yolculuk sırasında yaptığı çalışmalarda, çekmeceler, levhalar, çeşitli müzik aletleri yapmıştır. Vapurun geziye çıkmadan önce Atatürk tarafından da ziyaret edilmesi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında sedef sanatı için önemlidir ve ilginçtir. Yaşamının son yıllarında Güzel Sanatlar Akademisinde görev yapmış, o dönemde yaptığı sedefli kapı yüzyılın son sedefçilik örneği olarak Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesine konmuştur.

      Günümüzde ise özel tercih ve çabalarla bazı sanatçılar tarafından sayılı çalışmalar devam etmekde, Salih Balakbabalar ve Zeki Kuşçuoğlu gibi hocalarımız tarafından akademik olarak da yaşatılmakta ve gelecek nesillere taşınmasında çaba ve gayretlerin son bulmadığını ispatı olmaktadır.

Sedef Sanatı malzeme ve teknik açıdan ele alındığında ilk olarak sedefi incelemek gerekir. Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir.

     Sedef'in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır.Taşıdığı renge göre beyaz,arusek,çöp sedef gibi isimler alır. Çok çeşidi bulunmasına karşılık sedefçilikde yalnızca belirli özelliklere sahip olan sedefler kullanılmıştır. Sedefin bir sanat eserinde ya da süsleme olarak kullanılabilmesi için işlenebilir kalınlıkta olması, gökkuşağının renklerini yansıtması renklerin göz zevkine uyması gerekmektedir.

      Sedef işçiliğinde sedefle beraber birçok malzemede kullanılırdı Bu malzemelerin başında ağaçlar gelirdi, kakma yönteminde oyulmaya elverişli ceviz, yapıştırma tekniğinde ise hava değişiminden pek fazla etkilenmeyen ıhlamur ağacı kullanılırdı.Maun,abanoz ,pelesenk yine tercihler arasındaydı. İnce çıta ve kaplamaların çeşitli renklerde boyanmasından oluşan filetolar,bağa, fildişi ve kemikler de sedef işçiliğinin diğer malzemelerini oluştururdu.

      Sedefe şekil verirken kullanılan kıl testere, 1560 yılında saat zembereğinden eğe ile hazırlanan ince kıl testereler kullanılmasıyla ilk temellerini attı. Kıl testere bu sanatın en önemli aleti ve ustalık göstergesi oldu

Sedefçilikte üç teknik kullanılırdı.

 

Gömme

     Gömme tekniğinde önce sedeflenecek işin iskeleti hazırlanırdı. Bu iskelet için genellikle ceviz, abanoz ve meşe ağaçları seçilirdi. Kâğıt üzerine çizilen desen, ağaç üzerine aktarılması için tutkal yapıştırılır, koyu zemine çelik, açık zemine ise kurşun kalemle çizilirdi Sonra sedeflerin yerleri tespit edilir, bu yerler iki ya da üç m.m derinliğinde oyulurdu.

      Oyulan yere göre kesilen sedef sıcak tutkalla yapıştırılırdı. En iyi yapıştırıcı madde, istiridye kabuklarını iyice döverek ince bir toz haline getirdikten sonra bir tülbentten geçirip bu tozu yumurta akıyla macun haline getirerek elde edilirdi.

Usta sanatçılar bu tür yapıştırıcı kullanırdı. Yapıştırmadan sonra kaba tesviye, tüm gömme işlemi tamamlandıktan sonra ise ince tesviye yapılırdı.

 

 

Kaplama

     Kaplama tekniğinde masif ağacın üzeri kaplanır sonra bu kaplama üzerine süsleme uygulanırdı. Sedefin konacağı yerler ise boşaltılırdı. Bu tarzın en zor yanı ham süsleme malzemesinin inceltilmesi ve kaplama kalınlığına indirilmesiydi. Çoğunlukla aynalar ve çekmeceler bu teknikle yapılırdı.

 

Macunlama

     Macunlama tekniğinde işlenmeyecek kadar küçük sedefler belirli bir zemine yerleştirilir, aralarında ki boşluklar ağaç tozu ve tutkal karıştırılarak yapılmış macunla doldurulurdu. Bundan sonra, önce sedefler görülünceye dek takozlu zımparayla kaba ve ince tesviye, ardından da cilalama işlemi yapılırdı.

     Sedef eşyalar yapıldıkları yöreye, yapım tekniğindeki kimi ayrıntıya ve motiflerine göre farklılıklar gösterir, Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi olarak isimlendirilirdi.

     Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan "İstanbul işi" eserlerde; fildişi, bağa ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına 'altın varak" yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

 

 

SEDEFKÂRLIK

     Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir. Beyaz, arusek, çöp, taş sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu ve daha düzdür. Hakim renk beyaz olsa da; ışığa göre açık mavi, pembe, yeşil, sarı tonlar taşıyabilir. Arusek sedef; tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil tonlarındadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş ve desen taşır. Taş sedef ise, beyaz sedefin daha az parlak olanına denir. Sedefin genel olarak bulunduğu yerler özellikle zarif incilerin toplandığı bölgelerdir. Avustralya'nın kuzeyi ve doğusu, Tahiti, Gambier adaları, Meksika'nın Büyük okyanus kıyıları ve Madakaskar'da bol miktarda bulunur.

      Sedef'in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır. Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla sedefkârlığın Doğu'da başladığı tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin, Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu'nun "sanatı ve sanatkârı bol" ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle beraber Anadolu'ya gelmiştir. Çabuk kırılabilen "nazlı" bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine uygulanması nedeniyle, çok eski sedef işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle ilişkisi olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, ". . .Türklerin sedef veya sedefle bezenmiş çeşitli eşya yapımında" usta olduklarını öğreniyoruz. Osmanlı devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne'deki İkinci Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.

SEDEFkarlıkta kullanılan malzemeler

      Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri diyoruz. Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkar, tırnaksı bir maddedir, ısıyla yumuşatılır ve istenilen forma girer. Açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır.

 

     Fildişi, sert ve dokulu bir malzemedir. Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen bir süsleme unsurudur. Altın ve gümüş özellikle günümüzde takı çalışmalarında kullanılmaktadır. Ahşap olarak, bu süsleme malzemelerini iyi gösterecek koyu renkli abanoz, pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.



SEDEF NERELERDE KULLANILIR?

      Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapıtların üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye "sedef kakma" denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli motifler oluşturacak biçimde doğrudan yapıştırarak elde edilen bezemeyi "sedef kaplama" denir. İnsanoğlu bu cazip maddeyi herhalde ilk gördüğü andan itibaren kullanmış, güzellikler meydana getirerek, "sedefkârlık" denilen bir meslek oluşturmuş. Bu alandaki son büyük usta olan sedefkâr Vasıf, Sedefkarlığı "ahşap bezeme sanatı" olarak tanımlıyor. Sedefin daha çok ahşapla beraber kullanılması da bu tarifi doğruluyor. Biz de buna bir uygulama sanatı dersek yanlış olmaz herhalde. Çünkü elde, mevrut desen ile formlar vardır ve sedefkâr bunları sedefe uygular. Hattat yazıyı yazar, müzehhib deseni çizer. Sanatkara düşen, bunları bozmadan, kendi zevk unsurlarını da katarak işlemektir.

Osmanlı'da sedef neden bu kadar yaygındı?


      Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber, zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz, bazen insanların okuduğu Kur'an rahlesini...

       Osmanlı ülkesinde bu sanat öylesine rağbet gördü ve gelişti ki; Kur'an mahfazalarından sultan kayıklarının köşklerine; yeniçeri yatağan kabzasından, hattatın hokka takımına; Çelebi'nin kavukluğundan, Hanımefendi'nin nalınına kadar hemen her yerde sedef kullanıldı. Öyle ki, Hocazade Saadeddin, Fatih Sultan Mehmed'in cenaze töreninden bahsederken, "Tabutun som sedeften yapılmış olduğunu" bildirmektedir (kanaatimizce burada "sedef kaplamalı" bir tabut tarif edilmektedir). 15. yüzyılda Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir.

      Sedefkârlık her şeyden önce bir "çizim, ölçü ve estetik sanatı" olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu sanatın ehli olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar, sedefli eşya kullanmanın İstanbul'da bir moda haline geldiği çağlardır. Ayrıca sedef, mimari unsurların süslemesine de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad'ın Ayasofya Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii'nin pencere ve cümle kapısı kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle diyor: "100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i Hindi'dir..."

      19. yüzyıla girerken, sedefkârlık geçmiş dönemlerdeki ilgiden yoksun kaldığı için giderek gerileyen bir sanat olmuştur. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid ve Sedefkâr Vasıf (Sedef)...

      Esaslı bir "ince marangoz" olan İkinci Abdulhamid, Yıldız Sarayı'nda kurduğu Sedefhane'de kendisi de bizzat çalışarak latif eserler vermiştir. Vasıf Hoca'ya gelince... 1876 Beşiktaş doğumlu bu sanatkâr, Mekteb-i Bahriye'nin Marangoz ve Oymacılık Bölümü'nden 22 yaşında mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş; 1912 yılında, yani 36 yaşındayken binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılarak Beşiktaş'ta açtığı atölyesinde çalışmaya başlamıştır. Türk sedefkârlığının literatüre geçen en son "mükemmel" eseri, Vasıf Sedef'in yaptığı, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'ndeki kapılardır.

      1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki Şark Tezyinatı Şubesi'nde bir "Sedefkarlık kürsüsü" kurulmuş ve Vasıf Sedef bu kürsünün öğretim üyeliğine getirilmiş, ölümüne kadar (1940) bu görevini sürdürmüştür.

      Sedefkarlık sanatını omuzlayıp 20. yüzyılın ortalarına doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca dan başka, bu sanatın son ustası, 1982 yılında kaybettiğimiz Nerses Semercioğlu'dur... Sedefçilik sanatını 1980'lerin başına kadar getiren son profesyonel kişi olan Nerses Semercioğlu, "yeniden keşfedilircesine" 1950'lerden sonra değer kazanmaya başlayan bu sanatla geçimini sürdürmüştür. Ancak günümüzde kendi çabası ile bu sanatı üst düzeyde icra eden birkaç ustanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Sedef işçiliği, Gömme (veya Kakma), Kaplama ve Macunlama teknikleri olmak üzere üç değişik tarzda yapıla gelmiştir. Ayrıca, sedef işçiliği, gerek motif özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve tarzları bakımından 4 ana grupta toplanmaktadır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi... Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan "İstanbul işi" eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına 'altın varak" yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

      Bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin bir vilayeti otar Şam'da ortaya çıktığı için Şam işi olarak adlandırılan teknik de yine gömme (kakma) denilen tarzda hazırlanır. Şam işinde "taş sedef" dediğimiz kalın ve beyaz sedefin sadece bir yüzü düzeltilir; diğer yüzü kaba bırakılarak ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm genişlik ve 1 mm derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılır.

      Viyana işi ise, "Boule" adı verilen metal kaplama tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, "arusek" ismi verilen veya "çöp" diye bildiğimiz renkli cins sedeflerin kullanıldığı yerler; masa, kanepe, komodin, büfe, ayna gibi eşyalardır.

      Kudüs işine gelince... Bu teknik mobilyada veya diğer küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler, bitki ve hayvan motifleri olarak kendisini gösterir.

 

 

 


Çarşamba, 02 Şubat 2011 18:59 tarihinde güncellendi
 
Geleneksel Türk Ahşap Yontu Sanatı PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Çarşamba, 21 Nisan 2010 02:00

 

     "Ahşabın sıcaklığı ve geçmişte yaşamış motiflerin tekrar gözlerinin önünde yaşaması onları kendi öz kültürlerindeki pasajlarda yolculuk ettiriyor olması, benim yaptığım çalışmaların doğru yolda olduğunun bir göstergesidir. Çalışmalarımı sergilediğim sanat galerilerinde izleyicilerin yoğun ilgileri beni çok mutlu ediyor."

 

Kaynak: http://www.floor.com.tr/geleneksel.htm

Ahşap Dergisi

 

     “Ahşap işçiliği Anadolu'da Selçuklu döneminde gelişip, kendine özgü bir karekteristik niteliğe bürünmüştür. Selçuklu ve Beylikler dönemi ağaç eserler genellilkle mihrap, cami kapısı, dolap kapakları gibi mimari elemanlardan oluşan usta işi eserlerdir. Osmanlı dönemine gelindiğinde sadeleşen eserler sehpa, kavukluk, yazı takımı, çekmece, sandık, kaşık, taht, kayık, rahle, Kur'an muhafazası gibi gündelik kullanım eşyalarının yanı sıra; pencere, dolap kapağı, kiriş, konsol, tavan göbeği, mihrap, minber ve sanduka gibi mimari yapıtlarda da uygulandığını görüyoruz. Ağaç işçiliğinde kullanılan malzemeler daha çok ceviz, elma, armut, sedir, abanoz ve gül ağacından oluşuyor. Kakma, boyama, kündekâriz, kabartma-oyma, kafes, kaplama, yakma gibi tekniklerle işlenen ahşap eşyalar günümüzde de özgün dekoratif eserler olarak kullanılmaktadır.

 

 

 

     Bu teknikler 19.yüzyılda yaygınlaşmış; Bitlis, Bursa, Gaziantep, İstanbul (Beykoz), Ordu ve Zonguldak gibi illerde halen devam eden, hammaddesine göre değer kazanan baston ve asaların kullanımı yüzyıllar boyunca sürmüştür. Baston ve asaların sap kısımları; gümüş, altın, kemik, sedef gibi malzemelerden, gövde kısımları ise gül, kiraz, abanoz, kızılcık, bambu, kamış vb. ağaçlardan yapılmaktadır.Günümüzde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bu geleneksel sanatımızın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında azımsanamayacak bir özveriyle çalışan Devrim Akalın ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.


- Sizi tanıyabilir miyiz?

      1961 İstanbul doğumluyum. Geleneksel Türk Ahşap Yontu çalışmalarında akademik seviyeye getirme ve ileriye taşıma özverisiyle 1989 yılında Anadolu Üniversitesi’nde çalışmalarıma başladım. 20’yi aşkın kişisel sergi açtım, 15’in üzerinde de karma sergiye katıldım. Açmış olduğum sergilerle bu sanatı yaşatmayı kendime amaç edindim. Halen Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nde çalışmalarıma devam ediyorum. Yurtiçi ve yurtdışındaki kurum ve özel koleksiyonlarda, müzelerde eserlerim bulunmaktadır.

- Ahşap Yontu Sanatına ilginiz nasıl ve ne zaman başladı?

      Çocukluğumun geçtiği İstanbul Beyoğlu Kumbaracı yokuşu o dönemin ahşap piyasasının yoğun olduğu bir yerdi. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı öncesi, bu yokuştaki ustaların çoğu etnik köken olarak Rum’du; sanata sömestr ve yaz tatillerinde bu ustaların yanında çıraklık yaparak başladım. Ustalarım ahşap sanatına çok ilgi duyduğumu fark ettiler, öyle ki bana ev ödevi bile veriyorlardı. Bitkisel motifleri kâğıda çizip sabaha getirmemi söylerlerdi. Onlara çok şey borçluyum. Bu sanata bir şeyler verebiliyorsam bunda onların da payı var.


- Geleneksel Türk Ahşap Yontu sanatının tarihsel başlangıcını ve günümüze kadar ki serüvenini anlatabilir misiniz?

      Osmanlılarda ağaç işçiliği ile uğraşan sanatkârlara verdikleri isim bilinmemekle beraber bazı belgelerde “Nahhat” sözcüğü ile karşılaşılmıştır. Osmanlı padişahları Avrupa’da ve İslam saraylarında olduğu gibi şair, müzisyen ve bilginleri himayesinde toplamış, her türlü süsleme sanatlarıyla ilgili sanatçıyı da saraya bağlı ve maaşlı olarak çalıştırmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetildiği yer olan Saray-ı Cedit yani Topkapı Sarayı, sanatsal faaliyetlerin de kaynağı olmuştur. Çeşitli bölüklerden oluşan ve Ehli-Hiref adı altında toplanan bu sanatçılar saray örgütünün "kapıkulu" olarak isimlendirilen kesimindendi. Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim'in padişahlık yıllarında varlığı anlaşılan Ehli-Hiref örgütünün Kanuni Sultan Süleyman’ın kırk yıllık saltanatı süresince en parlak dönemini yaşadığı arşivlerde belirtilmektedir. Kanunî döneminde sayıları 598 olan Ehli-Hiref mensupları 1566 yılında 636’ya ulaşmıştır. Bu dönemde örgütte dikkati çeken özelliklerin başında “Cemaat-i Rum” ve “Cemaat-i Acem” olmak üzere ikiye ayrılmış olmaları gerekmektedir. III. Murat döneminde Ehli-Hiref’in tek bölük halinde birleştirilip sözü edilen ayrımın ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Osmanlı süsleme sanatı açısından tarihsel olarak en önemli sanatçı topluluğu nakkaşlardır. Osmanlı sanatının motif dağarcığı süsleme üslupları bu sanatçıların çalışmalarıyla yaratılmıştır. Ağacın, günlük yaşantıda kullanılmaya başlanması başta mimari olmak üzere, süsleme ve eşya yapımında yepyeni bir sanat dalını gündeme getirmiştir. Ancak doğanın belirli bir zaman sürecinde, ahşabı yok etmesi çok sayıda ahşap eserin günümüze ulaşmasını engellemiştir.

 

 

 

- Akademik eğitimin Ahşap Yontu sanatının geliştirilmesinde ne gibi katkıları olabilir?

      Geleneksel sanatlarımızdan ahşap oymacılık malesef hiçbir üniversitede bölüm olarak yoktur. Bunun nedeniyse gerekli alt yapı, yetişmiş eleman ve akademik desteğinin olmayışı bu sanatın 4 yıllık gibi kısa sürede öğrenilemeyeceği gerçeğinde yatmaktadır. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Prof. Dr. Engin Ataç ve Prof. Dr. Gülhan Can’ın bu sanata ve sanatçıya duyarlılığı sayesinde ve kendi özverilerimle çalışmalarıma devam etmekteyim. Bu sanatı yaşatma savaşı veren birkaç kişiden biri olmanın onurunu ve buna bağlı olarak Geleneksel Türk Ahşap Yontu sanatı misyonunu yaşatmanın gururunu taşıdığımı söylemek isterim. Kültür Bakanlığı piyasada yetişmiş ahşap ustalarıyla ve üniversitelerdeki geleneksel sanatların hocalarıyla yapacağı organik işbirliğiyle, bu sanatın geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapabilir.

- Ahşap Yontu Sanatını yaşatma ve gelecek kuşaklara aktarma bağlamında uğraşılarınız ve önerileriniz nelerdir?

      Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde görev yaptığım için şanslıyım. Hiçbir üniversitede böyle bir teknik donanımın olmadığını biliyorum. Bu sanatı yaşatma adına yaptığım çalışmalarımda bana destek veren bütün hocalarıma derginiz sayesinde teşekkür ederim. Bu sanatı yaşatma adına Eskişehir il Kültür Müdürlüğü ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi güzel sanatlar bölümünde kurs vermekteyim. Çok keyifli güzel çalışmalar üretmekteyiz altmışa yakın öğrenciyle. Kültür Bakanlığı diğer illerde piyasada yetişmiş ahşap ustalarıyla ve üniversitelerdeki geleneksel sanatların hocalarıyla yapacağı organik iş birliğiyle bu sanatı geliştirilmesi üzerine çalışmalar yapabilir.

- Yurtdışında ve yurtiçinde sergilerinizdeki izlenimlerinizi aktarabilir misiniz; her iki sergide de izleyicilerin sanata karşı ilgi düzeyi nedir?

      Çalışmalarımı sergilediğim sanat galerilerinde izleyicilerin yoğun ilgileri beni çok mutlu ediyor. Ahşabın sıcaklığı ve geçmişte yaşamış motiflerin tekrar gözlerinin önünde yaşaması onları kendi öz kültürlerindeki pasajlarda yolculuk ettiriyor olması benim yaptığım çalışmaların doğru yolda olduğunun bir göstergesidir. Ve bana bu söyleşi olanağını veren Ahşap Dergisi'ne teşekkür ederim.


 http://www.devrimerakalin.com/

 

 

 


Çarşamba, 02 Şubat 2011 18:57 tarihinde güncellendi
 
Kahramanmaraş Çarşısındaki Zenaatkârlar PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Cuma, 13 Ekim 2006 00:33

 

     Kahramanmaraş Çarşısı, yöreye özgü ürünlerle dolu. Bunlardan kimisi, yitirmekte olduğumuz zenaatlar.

 

     Semercilik son yıllarda iyiden iyiye unutulmaya başladı. Hayvanların yerini taşıma araçları alınca, semere de gerek kalmadı. Yine de zamana direnen ustalar var.

 

kmaras01

 

     Kahramanmaraş’ta artık yok olmak üzere bir meslek daha var. O da külekçilik. Külek, tahtadan yapılan silindir şeklinde kaplar. Külekler, yoğurt, ekmek ve tuz saklamak için kullanılıyor.

 

kmaras02

 

     Bu kapların marifeti çok. İçine konulan ekmekler bayatlamıyor, yoğurtlar fazla sularını çekiyor. Anlayacağınız lezzete lezzet katıyorlar. Bugün Maraş’ta külek üreten tek kişi var.

 

kmaras03

 

 

 


      Anadolu şehirlerinin kapalı çarşıları bir başka güzel oluyor. Buradaki renkler ve kokular, insana şehri anlatıyor. Taşhan, kapalı çarşının hemen yanı başında. Burada küçük imalathane ve depolar bulunuyor. Maraş’ın ünü sınırları aşmış, oymacılık ürünleri burada görülebilir.

 

kmarasoyma1

 

 

      Son derece titiz bir çalışmanın meyvesi olan bu eşyalara paha biçmek mümkün değil. Hemen her ayrıntıda emeğin en zorlusu gizli. Belki de bu nedenle Maraş’taki gelinlerin çeyiz sandıkları çok değerli.

      Doğan Akkök, sahibi olduğu oyma atölyesini, 1972 yılında kurmuş. Onun tek amacı, bu mesleğin devam etmesi, bu atölyenin çalışması. İşte bu nedenle sanatını oğullarına da öğretmiş. Bugün atölye oğullarına emanet.

      Kahramanmaraş’ta oymacılık çok gelişmiş ama son yıllarda talebe bağlı olarak, ürünlerde değişikliklere de gidilmiş. Oyma işleminin uzun zaman almasının yanında, oyma ürünlerin bakım zorluğu, mobilyaların üzerine oyma motiflerin yerleşmesine sebep olmuş.

 

kmarasoyma2

 

     Oymacılık emek isteyen bir meslek. Hatta meslekten ziyade bir sanat. Bir ağacın üzerinde oyma yapmak sadece teknik ve estetik bilgiyi değil, aynı zamanda doğayı da tanımayı gerektiriyor. Bu iş için belirli bir olgunluğa ulaşmak gerekli.

      Kahramanmaraş, geleneklerini yaşatan bir şehir. Burada geçmişe özlem duyulsa da, her köşe başında geçmişe dair ne varsa, karşınıza çıkıveriyor. Zenaatlerin direnişine genç kuşaklar da katkıda bulunuyor.

      Hüseyin Gülegül genç kuşağın eskiyi koruyan temsilcilerinden biri. Kendi evinde aba imal ediyor. Aba, deve, öküz, at, keçi ya da koyun gibi hayvanların tüylerinden dokunan özel bir kumaştan dikiliyor. Hüseyin Bey, bu işte son usta. Ama abacılığı devam ettirmeye kararlı.

 

Kaynak : http://www.haberci.com

www.haberci.com/yaziOkuma.asp?type=y&metin=510


Çarşamba, 02 Şubat 2011 19:00 tarihinde güncellendi
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>

Sayfa 2 - 4

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün135
mod_vvisit_counterDün330
mod_vvisit_counterBu Hafta783
mod_vvisit_counterGeçen Hafta1869
mod_vvisit_counterBu Ay1858
mod_vvisit_counterGeçen Ay10489
mod_vvisit_counterToplam86284

Online (20 minutes ago): 10
Your IP: 38.107.179.242
,
Today: Şub 07, 2012
  • JoomlaWorks Simple Image Rotator
  • JoomlaWorks Simple Image Rotator
 
Telif Hakkı © 2012 www.woodcarvershop.com. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla!, GNU/GPL lisansı ile dağıtılan bir Özgür Yazılımdır.
Powered by WebRing.
Designed by douxla | Powered by Joomla! 1.5 | XHTML | CSS | 508 |